18 Haziran 2011 Cumartesi


Tarihi yarım adada yürürken dikkatimi çeken bir anahtar deliğinin boşluğuydu. Düşünmeye ve baktığım her yerde boşluklar görmeye başladım.
 Boşluk neydi?
Neyi ifade ediyordu?
Soruları kafamı kurcalamaya başlamıştı.
Boşluk,uzayda belli bir hacmi, kütlesi olmayan anlamına gelmekte. 
Yokluk .
 Hiçlik.
Baktığım yerlerde olmayan şeylerdi..
Boşa koysam dolmayan ,doluya koysam almayan.. 
Yürümeye devam ettikçe önüme gelen bir çok boşluk oldu.bir pencereden baktığımızda göreceğimiz dolu bir çok şey vardır.  Onları görebiliriz  göremedğimiz şeydir bence boşluk.  Bir yapı gördüm ,pencereleri boşluğa açılmış olan.. 

 Sizce boşluk size neyi  ifade ediyor?










 "Boşluk" kavramı, sanatta, özellikle kavramsal sanatçılar tarafından defalarca irdelenen bir konu olagelmiştir.
George Perec, "Yararsız Bir Uzama Dair" adlı metninde düşünsel bir deneme yapar. Tamamıyla yararsız, boş bir uzam tasarlamaya çalışır. Hiçbir şeye hizmet etmeyen, hiçbir şeye gönderme yapmayan, sadece işlevi olmayan bir mekan. Özellikle vurguladığı gibi, "belirgin bir işlevi olmayan değil ama, belirgin bir biçimde işlevsiz olan, çok işlevli olan değil (bunu yapmayı herkes bilir) ama işlev-dışı olan".
      Paris Centre Pompidou'da "Voids: A Retrospective" adlı, geçmişte boş mekanları sanat eseri olarak sergilemiş dokuz sanatçının "boş sergilerini" kapsayan bir sergi açıldı.
     Centre Pompidou'nun dördüncü katındaki dokuz salonda görülecek birşey yoktu. Baktığımız "hiçbir şey"di. Sergilenen boşluğun kendisi idi.








Yalnızca işlevli veya dolu olan şeyler hakkında mı konuşabiliriz?

Kartal Yunus Çimento Fabrikası, 1927 yılında Belçika’da yaşayan Mason biraderlerinde aralarında bulunduğu bir grup tarafından Kartal-Pendik arasına kurulmuştur. Kurulduğunda Kartalda henüz minübüs yolu bile yoktur. Adını denizden geçen yunuslardan almıştır. Ve fabrikaya verilen bu isim daha sonra çevresindeki yerleşkenin adı olmuştur. 2004 yılında eski sanayi tesisi olan bu fabrika yıkılmıştır ve geriye sadece iki bacası kalmıştır. Her yapı günün birinde ömrünü tamamlar ve atıl hale gelir. Peşinen vurgulayalım ki bir kısmının da yıkılması gerekir. Hele yenilenme ya da iyileştirme şansı kalmamışsa, mimari ve estetik açıdan gelişmeye ve güzelleşmeye ket vuruyorsa. Bu sav, fiziki yapılar için olduğu gibi, kurumsal ve sosyal yapılar için de geçerli olsa gerek. Ancak, bazı şeyler vardır ki, zamanlarına, alanlarına damgalarını vurmuşlardır. Adeta o çevrenin ya da toplumun kimliğinin parçasıdırlar. İzleri kolayca silinemediği gibi, belki de silmemek, aksine "korumak" gerekir. Bir tarihi - doğal doku, bir kültür sanat yapıtı, bir demiryolu hattı, bir fabrika, limana elverişli koy, hatta ve hatta bir maden ocağı... Kentlerin, yerleşimlerin ortaya çıkmasına ya da tersine devre dışı kalmalarına, silikleşmelerine neden olurlar. Çimento fabrikasının bu iki bacası artık işlevliğini yitirmiş , üzerine afiş asılarak amacı dışında kullanılmaya başlamıştır. Hatta şuan iktidarın elinde olan bu iki baca , iktidarda olan Ak partinin afişleri ile tanıtım görevi görmektedir..









1 Haziran 2011 Çarşamba

Endüstri  Devrimi sonrası, sanayi kentlerinde hızla artan cevre kirliliği,sağlıksız ve yaşam standartları düşük konut alanları ve yetersiz altyapı hizmetleri, sağlıksız kentler meydana getirdi.19 yy’ın ikinci yarısında kenti daha sağlıklı , temiz ve yaşanabilir kılmayı amaçlayan “Park Hareketi”ni, kent merkezlerinde geniş cadde ve bulvarların açılmasını kapsayan kentsel yenileme projeleri izledi.“20. yy’daModernist Hareket”, kentlerdeki yenileme stratejilerine öncülük etti. “Modernist Hareket” kentin sağlıksız kısımlarının yıkılması, daha fazla yeşil alan ve yüksek kütlelerle yeniden planlanması üzerine kurulmuştu.1960’lar ve 1970’lerin başlarında ise kentsel iyileştirmeye öncelik verilerek, fiziksel bozulma ile toplumsal bozulma arasındaki doğrudan bağlantı artık kabul edilmiş ve projelerde daha toplumsal bir strateji izlenmeye başlanmıştı. Dönemin dönüşüm projelerinde kenar mahalleler ve kent çeperleri öncelik kazandı.1980’lerin dönüşüm projelerinin odağında ise kentin boşaltılmış, atıl ve çöküntü haline gelmiş alanlarının ekonomik olarak canlandırılması vardı.1990 sonrası kentsel dönüşümde kullanılan en yaygın müdehale biçimi, kentsel iyileştirme ve yeniden canlandırma oldu.Bu soruna Türkiye'de bulunan çözüm gecekondular oldu. 2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye hızlı bir kentleşme yaşadı. Nüfusun kentlerde hızla yığılmasına karşın, kentlerde bu gelenleri barındıracak koşullar ve altyapı hazırlanmamıştı. Şehre yeni gelenler yaşayacak konut bulamadıklarından dolayı boş buldukları kamu arazilerine gecekondular diktiler. Gecekondular adeta köyü aynen kente taşımıştı.Bugün kapitalist sistemin gelişmesi ve kentlerin büyümesiyle birlikte gecekondular sermayenin önünde bir engel olmaya başladılar. Şehrin muhtelif yerlerine dikilmiş gecekondularda oturan yoksullar için oturdukları yerler artık “fazla değerli” idi. Gecekonducuların oturdukları yerlerden sürülmelerinin vakti gelmişti. Bu yağma ve talanın adı da “Kentsel Dönüşüm Projeleri” oldu.  Kentin büyümesi ile birlikte şehrin neredeyse merkezinde kalmış ve çok büyük bir rant alanı haline gelmiş olan bölgelerde gecekondular kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde yıkılmakta ve yerine lüks konutlar yapılmaktadır. Kentsel yağmanın hedefi olan bölgelerde yerleşik halk için, en basit anlamda yaşamlarına ait bildikleri, paylaştıkları, ürettikleri veya tükettikleri ne varsa, şimdi birden bire yok olup bitme noktasında, ciddi bir tehdit ile karşılaşmaktadır.  İnsanlar; doğup büyüdükleri, hatıralar edindikleri, aile ve sosyal çevre kurdukları, sosyal-kültürel açıdan beslendikleri, kendilerini güvende hissettikleri ve kendilerine ait bildikleri, hatta kendileri (birey) olmanın temelinde yatan bir bütünsel yapıyı; tabi ki öncelikle bir evi, ancak aynı zamanda bir sokağı, mahalleyi, komşulukları, tanışıklıkları, yaşanmışlıkları; öncelikle inkar etmeye ve ardından terk etmeye zorlanmaktadırlar. Artık "kentsel yağma" anlamını taşıyan günümüz kentsel dönüşüm uygulamaları, gerçekte kentin ve kent halkının değil, doğrudan sermayenin çıkarlarının gereğidir ve bu nedenle, beraberinde/karşısında kent halkının direncini doğurması, bir beklentinin ötesinde kaçınılmaz olandır. Kentlerimizin geleceği de, işte bu dirençtedir. Onun farkında olmak, onu anlamak ve hatta onun bir parçası olabilmek gerekir.  Gecekondusunu savunan yoksul kentliler, gerçekte hepimizin yaşamını ve geleceğini tehdit eden kentsel yağmanın, bu gün için ilk kurbanlarıdır. onlardan sonra sıra bize, bizim apartman dairelerinize, parklarınıza, sokak ve mahallelerinize, okul ve hastanelerinize gelecektir. Yıkılanların yerine yapılacak olanlar da; gerçekte hiçbir zaman bize, bu kente ait olmayacaktır.














2 Mayıs 2011 Pazartesi

“Form It Able” Performance-İnstallation

NEZAKET EKİCİ

“Form It Able”
Performance-İnstallation, 2011
4. Art Bosphorus - Çağdaş Sanat Fuarı, Fulya Fuar ve Kongre Merkezi, İstanbul, 27.04.2011

Bir mekanda, sanatçı ve modeller, sabit duran farklı boyutlardaki kaidelerin üzerinde gruplandırılmış olarak durmaktadırlar.
Her kaidenin yanında bir nota sehpası üzerinde, sanat tarihinin son 600 yıllık döneminden seçilmiş sanatçılara ait resimler bulunmaktadır.
Bir cd’ye kaydedilmiş olan sanatçının sesi duyulur. Bu ses, izleyiciyi kendi elleriyle, tablolarına göre kaide üzerinde duran modelleri şekillendirmeye çağırmaktadır. İzleyici katılmaya teşvik edilmektedir. Bu sayede harekete geçen izleyici, pasif konumdan aktif konuma geçerek, orjinal kopyalama modeli için bir heykeltıraş rolünü üstlenecektir


Asist. Güler Aşık
Modeller: Ali Mengüş, André Fonseca, Aslınur Sertkan, Ayşen Çelik, Banu Altuntaş, Burcu Kireçci, Burcu Eken, Burçak Konukman, Cansu Ezgi İnce, Ceren Ceylaner, Deniz Rona, Emel Erden, Emel Özkan, Emine Çördük, Eşref Yıldırım, Ferit Poyraz, Güler Aşık, Güneş Hüseyinkulu, Hazal Özdemir, Itır Demir, Merve Uçak, Özer Toraman, Serkan Aksakal, Sevilay Ayhan, Sevim Tuncer, Şener Yılmaz Aslan,

28 Nisan 2011 Perşembe

"Re-Dejenerasyon"

"Re-Dejenerasyon"
4 Mayıs - 17 Mayıs 2010


Rejenerasyon… Bir canlıda gerçekleşen doku kaybı sonrasında, aynı cinsten ve aynı değerden hücrelerin çoğalarak eksilen hücrelerin yerini doldurması. Elbette bu tanımlama şunu da işaret etmekte: Rejeneratif bir süreç, dejeneratif bir sürecin sonucudur. Tıptan bilgisayar yazılımlarına, kentsel dönüşümden ekolojiye ve bilimden teolojiye çok geniş bir yelpazede ele alınan bu konu dahilinde olay şu şekilde gelişir: Önce yapı, bir bozulma ve yıpranma dönemine girer, fakat tam bu anda içindeki bazı negatif unsurları bünyesinden atmaya başlar. Eğer bu süreç başarılı olursa “yeni” oluşum dejenere dokunun içerisine yerleşir ve dejenerasyon–rejenerasyon döngüsü sağlanmış olur.
Rejeneratif süreç bu bağlamda sanatta çoklu okumalara açıktır: Sanat tarihi “sınırları ihlal etmenin” tarihiyse eğer; o zaman sürekli ele alınan bir tema ekseninde üretilen çalışmaların, aslında tam da konuyu dejenere ettikleri, bozdukları iddia edilebilir mi? Sanat, bazı imgeleri yozlaştırır mı? Bunun sonucunda o yapı bozulur/yozlaşır, fakat bunun aksine dejenere bir süreç dahilinde sisteme yeni bir önermeyle enjekte edilerek rejenerasyon sürecine girer mi? Peki eğer sisteme referans verilmeyen bir ironik kayıtsızlık hali sürdürülürse, yapı asla kendisini yenileyememe durumuna girerek “kendi yıkımının” bir parçasını da kendi içinde taşımaz mı?
Bu sorgulamalar ekseninde Yeni Anıt, Elif Çelebi, Orhan Cem Çetin, İnsel İnal, Ferhat Özgür Çağrı Saray ve  Rıfat Şahiner ; Fırat Arapoğlu küratörlüğünde “ Re/DeJenerasyon” sergisinde 4-17 Mayıs 2011 tarihleri arasında Sanatorium’da sanatseverlerle buluşacak. Etkinlik dahilinde 10 Mayıs saat 17:00’de moderatörlüğünü Can Ertaş’ın yapacağı, bir proje olarak Yeni Anıt ekseninde Ferhat Satıcı’nın “Doppler Etkisi: 2010 Offspace Odyssey” başlıklı konuşması ve 14 Mayıs saat 17:00’de moderatörlüğünü Guido Casaretto’nun üstleneceği sanatçı Orhan Cem Çetin’in “Konuşma, İş Yapıyorum” adlı performans ve konuşması gerçekleştirilecek.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Beceremedik.. olmadı..

Bu ülkede fikirlerinizi açık açık dile getiriyorsanız; bir kere başınızın belaya girmesi riskinden önce anlatmak istediğinizi anlatamama sorunuyla karşı karşıyasınız demektir. Bundan kastım sizin yetersiz olmanız değil; tam aksine sizin yeterli olmanızın yetmemesi sorunsalıdır.Hatta keşke siz yetersiz olsanız da, yeterince kelimeniz olmasa da; iki cümleyi bir araya getiremeyip saçmalasanız da derdinizi anlatamasanız ve canınız da o kadar yanmasa.Zaten asıl can yakan siz anlatmak istediğiniz düşünceyi en açık şekilde ifade edip de karşıdakinin sizi sadece tek bir noktadan bakıp öyle algılaması ve sizin anlattığınız şeyi değil anlamak istediği şeyi anlamasıdır en basit ifade ile.
Siz bütününde siyahı anlattığınız bir düşüncenizde beyazdan, yeşilden, kırmızıdan her renkten bahsedebilirsiniz. Hatta siyahın adı bile geçmez belki onu ifade ederken ama bütününde varmak istediğinz yer siyahtır. Ama karşıdaki muhattap olduğunuz kişi; sadece beyazı, sadece yeşili, sadece kırmızıyı idrak edebilen bir zatsa; sizin anlattığınız şey de sadece onun görmek istediği renk olur.Bu durum da insanı içten içe bitirir.
Ve malesef bizler de sadece belli renkleri algılayabilen insanların çoğunlukta, hatta ezici çoğunlukta, olduğu bir ülkede yaşıyoruz.
İşte bu yüzden de bizler mutlu insanlar olamıyoruz. Çünkü biz anlamıyoruz birbirimizi. Çünkü bizim birbirimizi anlamamız için öncelikle bir şeyleri anlamayı anlamamız gerek.

Biz her şeyde ezbere yaşıyoruz hayatı.

Vatanı da ezbere seviyoruz, sevgilimizi de annemizi babamızı da. O yüzden itiraz etmiyoruz çoğu şeye çünkü; neye itiraz edip neyi destekleyeceğimizi bilmiyoruz ki. Ettiğimiz itirazlar da ezbere itirazlar oluyor zaten tıpkı itiraz etmediklerimiz gibi.
Çünkü biz okumuyoruz.
Bize göre "okumak" kelimesi "diploma" demek çünkü.
İşte bu yüzden hayatında kitap okumamış üniversite mezunlarıyla dolduruyoruz tüm ülkeyi. Hani o daha önce bahsettiğim "okuyan cahiller" ile.
Biz okul okuyup kitap okumayan bir nesiliz. 
Bu yüzden de dünyanın en basit sorunlarına sahip insanlar olarak çözemiyoruz hiç bir sorunumuzu. Çünkü dinlemiyoruz, dinlesek bile anlamıyoruz, anlamayınca da kavga ediyoruz. Bunun adına da "dış mihraklar, Amerika oyunları, dincilerin işi, ailesi sorunlu, kişilik problemi var, beni anlamıyor, federasyon istifa, hakem taraf tuttu vs. vs." diyip çıkıveriyoruz her işin içinden. Yani hangi renge sahipsek diğer rengi suçluyoruz ortadaki sorun için.
Böylece ortaya kapkara bir sonuç çıkıyor.
Göremiyoruz ki asıl sorun biziz.
Her ayrılıktan sonra sölediğimiz o "Sorun sende değil bende" yalanı aslında gerçeğin ta kendisi.
Biz okumuyoruz. Biz okursak da sadece yeşili sadece beyazı sadece kırmıyı okuyoruz. Önümüze konan siyahtan da o yeşilleri beyazları görüyoruz sadece.
Bizim doktorlarımız Shakespeare okumuş olsaydı bugün pek çok sağlık sorununu çözebilirdik.
Bizim polislerimiz Mevlana'yı okuyup anlayabilme yetisine sahip olsalardı karakolda insanlara işkenceler yapılmazdı.
Bizim hakimlerimiz Halil Cibran okusaydı Deniz Gezmiş bugün yaşıyor olurdu.
Bizim sağcılarımız Nazım Hikmet, solcularımız Necip Fazıl okusaydı birbirlerini öldürmezler; en azından tartışmayı becerebilirlerdi.
Bizim ateistlerimiz Kuran-ı Kerim'i, Kemalistlerimiz Said Nursi'yi, muhafazakarlarımız Nutuk'u okumuş olsaydı bugün yaşadığımız bu birbirini anlayamama, kutuplaşma (adına her ne derseniz diyin) denen o şeyi yaşamazdık.
Bizim belediye başkanlarımız Kazancakis'i, Kavafis'i, Yaşar Kemal'i, Fakir Baykurt'u, Proust'u okumuş olsaydı bugün evlerimizi su basmaz, belediye otobüslerinde Yahudi taşıyan Nazi vagonları gibi yolculuk yapmazdık.
Hepsini geçin bizler Zübük'ü okuyup anlayabilseydik bugün başımızda iktidarından muhalefetine, amirinden hademesine Zübükler tarafından yönetiliyor olmaz; bizi ezip de birbirlerine "ben ezmiyorum sen eziyorsun" diye sidik yarışı yapanlara şakşakçılık yapmazdık.
Okusaydık; konuşmayı da susmayı da, kabul etmeyi de itiraz etmeyi de, sevmeyi de ayrılmayı da, ağlamayı da gülmeyi de becerebilirdik hayatın her safhasında..

Beceremedik.. Olmadı..

26 Ocak 2011 Çarşamba

ait olmayan yükler..

Kendimize ait olmayan yüklerin altındayken bazen biranda bazende taşıdıgımız zamanla daha agır gelmeye basladıgında hissederiz acıyı.. yapmak istediklerimiz olur ya hani koşmak isteriz kimi zaman hızlı hızlıı, yada rüzgara bırakmak ısterız kendimizi yönumuzu o belırlesın dıye.. işte bunları tam yapmaya hazırken anlarız yapamayacagımızı.. o an hissederiz ki o yük bize bizi iç hayatımızdan uzaklastıran engeller koymuştur.. ne sırtından atabilirsin ne aklından.. Canımızı acıtmaya basladıgı her an bagırmak isteriz, çığlıklar atarız. her bir çıglıgımız düşüncelerimizi rahatlatır, düşüncenin rahatlıgı bedenimizi hafifletir.. artık yuk olarak nitelendirilen seyler  zamanla bedenin bir parçası halıne gelmeye baslar.. alısır gözlerimiz , bedenimiz , ruhumuz..